top of page

EMEK GENÇLİĞİ

Emek Gençliği 2. Konferans Broşürü

SÖMÜRÜNÜN, YALANIN, SAVAŞIN, YAĞMANIN

EGEMENLİĞİNİ DAYATIYORLAR!

Nisan 2000

SÖMÜRÜNÜN, YALANIN, SAVAŞIN, YAĞMANIN EGEMENLİĞİNİ DAYATIYORLAR!

"Dünün bugün açısından bir önemi yok. Bugün ise yarın açısından bir anlam taşımıyor. Dün yaşandı ve bitti. Yarına kafa yormak ise gereksiz. Bugünü yaşa ve tüket. Gerisini boşver." İşte, gelecek açısından gençliğe vaat edecek hiçbir şeyi kalmayan "Yeni Dünya Düzeni"nin; onun sahibi uluslararası tekellerin, para ve mafya babalarının ve onların işbirlikçilerinin egemenliğindeki propaganda merkezlerinin gençliğin bugününü kuşatan anlayışının özü bu.

 

Milyonlarca ve yüz milyonlarca genç arkadaşımız; yaşadığı dünyanın ve toplumun gerçeklerine yabancı. Hayalini kurduğu dünyanın ve yaşamının iktisadi, sosyal, kültürel ilişkilerinin nasıl olması gerektiğini ve buna nasıl ulaşabileceğini sorgulamaktan uzak; burjuvazi ve onun işbirlikçilerinin günlük yaşam kültürünün esiri haline getirilmiş durumda.

 

Tüketmek ve harcamak; hemen, hızla ve bugün her şeyi bitirmek. İnsanı, doğayı ve toplumların yaşayarak yarattığı bütün tarihsel değerleri, onları reddeden bir egemen sınıfın çıkarları uğruna, günlük hayatın akışı içerisinde tüketmek ve harcamak. Ezen ve sömürenlerin iktidarda olduğu bir dünyada, ezilen ve sömürülenlerin yerinde olmamak isteğiyle, bütün tarihsel, toplumsal gerçekliği reddetmek ve altüst etmek üzerine kurulu bir dünyada ve ülkede yaşamayı kabul ettirmenin felsefesi bu.

 

İnsanla, doğada bulunan diğer canlılar arasındaki temel farkı belirleyen emek ve üretime dair her şeyi metalaştıran bir sistem. Giderek insanı ve onun duygularını pazara çıkaran, insanı kendine ve ürettiklerine yabancılaştıran bir kapitalist, emperyalist hegemonya. Böyle bir sistemin, düzenin sahibi olma onursuzluğunu taşıyan burjuvazi ve onun çanak yalayıcıları açlık, kaos ve savaş ortamına itilmiş bir dünyayı kutsal ve değişmez olarak kabul etmemizi istiyorlar.

 

IMF, Dünya Bankası, WTO (Dünya Ticaret Örgütü), Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği gibi, uluslararası tekellerin emperyalist ve gerici kurum ve örgütleri, sömürü, talan, yağma, savaş ve kıyım politikalarına boyun eğmemizi istiyorlar. Avrupa'dan Asya'ya, Amerika'dan Afrika'ya bütün kıtalarda yürüttükleri pazar paylaşımı savaşlarını, yok edici reka- betlerini, teknoloji ve silah üzerindeki egemenlikleri çağın gereği, modernliğin kaynağı olarak benimsememiz için uğraşıyorlar. Sözde kendilerine aydın ve entelektüel diyen, ama gerçekte kapitalist, emperyalist dünyanın kâr ve rantından beslenen ve "yalan pazarlamacısı" olmaktan öteye gitmeyenler, "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" mantığını gençlerin önüne "fırsatlar dünyası" olarak koyuyorlar.

 

Bu dünya içerisinde yarışmamızı, bireysel rekabeti kutsa- mamızı ve yarattıkları yoz, soysuz kahramanlara özenmemizi, tapmamızı istiyorlar. Yeteneklerimizi ve enerjimizi onların hizmetine sunarak yücelmeyi, bu şekilde zenginliğe ulaşarak mutluluk ve refah içerisinde yaşayanların arasına katılmayı "tek kurtuluş yolu" olarak sunuyorlar. Bunu istemeyenleri, reddedenleri ise "dinazor, geri-eski kafalı" ilan ederek kurtulacaklarını düşünüyorlar. Dahası, onların istedikleri gibi olmayı isteyip de başaramayan milyonlarca ve yüz milyonlarca genci, "yeteneksiz, beceriksiz, fırsatları kullanmasını bilmeyen ve kaderine razı olarak yaşamaktan başka çaresi kalmayan "zavallılar ve zayıflar" olarak ilan ediyorlar.

 

Oysa gençlik olarak her gün yaşayarak görüyoruz ki, yaşadığımız toplumsal sistemin kendisi adaletsizliklerin, eşitsizliğin, ezmenin ve sömürünün kaynağını oluşturuyor. Böyle bir sistemde gençlik olarak bugünümüzü ve geleceğimizi kurtarmanın kirli, hileli ve zalim olmanın dışında hiçbir yolunun bırakılmadığı bir gerçek.

 

Bizler gençlik olarak böyle bir dünyada geleceğimizi garanti altında göremez ve umut tacirlerinin dayattığı bireysel kurtuluş mücadelesinin figüranları olmayı kabul edemeyiz. Sömürünün, yalanın, savaşın, yağmanın egemenliğini daya- tanların boyunduruğu altında suskun ve itaatkâr kullar olarak yaşayarak mutluluğa, refaha ulaşamayız.

 

İdeolojilerin öldüğü, kapitalizmin tek çözüm olduğu yalandır!

Son 20 yılın en popüler propagandasını; ideolojilerin öldüğü, dünyanın tek kutuplu ve kapitalizmin tek ve en yüce toplumsal sistem olduğu yalanı oluşturdu.

 

Başını ABD emperyalizminin çektiği propaganda merkezleri, "Yeni Dünya Düzeni"nin, "globalleşme ve küreselleşme" sonucu bütün dünyaya eşitlik, özgürlük, adalet, barış ve kardeşlik getireceğini söylediler, söylüyorlar. Kapitalizmin, emperyalizmin ve uluslararası tekellerin çıkarları doğrultusunda izlenen politikaların, bütün dünyanın kurtuluşu olacağını açıktan veya gizli, doğrudan ya da dolaylı olarak yaşama egemen kılıyorlar.

 

"İdeolojiler öldü" diyorlar, ama bütün dünyayı sömürü, savaş ve yağma bataklığı haline getirmenin haklılığı üzerine yaptıkları ideolojik propagandayı her gün daha fazla güçlendiriyorlar.

 

"İdeolojiler öldü" diyorlar, ama uluslararası tekelleri, mafya babalarının, rant merkezlerinin ihtiyaçlarını karşılayacak hukuksal mevzuatı oluşturma yolunda "orman kanunları" yazıyorlar. Dünyayı yeniden paylaşma ve yeniden yapılandırma doğrultusunda aralarındaki it dalaşı sürerken, birçok bölgede ve ülkede gerici, emperyalist savaşlar, komplolar, darbeler tezgâhlıyorlar.

 

"İdeolojiler öldü" diyorlar ama, IMF ve Dünya Bankası aracılığıyla, sömürge ve yarı sömürge ülkelere uyum programları, istikrar planları dayatıyorlar. Bu ülkelerin iktisadi, ticari, hukuki bütün işlerine karışıyorlar ve istedikleri düzenlemeleri işbirlikçileri aracılığıyla gerçekleştiriyorlar.

 

"İdeolojiler öldü" diyorlar ama, burjuva yoz kültürün, değer yargılarının ihraç edilmesi için yeni kurumlar oluşturuyorlar; bunun için eğitim ve kültür merkezleri açıyorlar. Başta medya olmak üzere, her tür kitle iletişim aracını kullanarak, günlük hayatımızı yönetiyorlar.
 

"İdeolojiler öldü" diyorlar ama, kültürel, sanatsal, düşünsel ve inanç açısından nasıl bir gençlik istediklerini okullar- da, televizyonlarda, gazetelerde, konferanslarda veya panel- lerde anlatıp duruyorlar. İşlerine gelen yaşam tarzını gençliğe kabul ettirmek için, her tür kitle iletişim aracını kullanarak yoğun bir propaganda yürütüyorlar. Bu uğurda, on binlerce sayfa yazılar yazdırıyor, araştırmalar yaptırıyorlar; on binlerce metrelik film şeridi harcıyor, sayısız karelerde fotoğraflar çekiyor kısacası gençliğin burjuva ideolojik kuşatma altına alınması için milyarlarca dolar harcıyorlar.

 

"Ezen ezilen uluslar kalmadı" diyorlar, ama dünyanın dört bir yanında paylaşım savaşı yürütüyor, yoksul halkları birbirlerine kırdırıyor; silah, savunma anlaşmaları, askeri paktlar oluşturuyorlar. Barış adına, askeri işgaller gerçekleştiriyor, ekonomik-ticari ambargolar uyguluyorlar. "Ekonomik denetim" veya "yardım" adı altında, kara para, uyuşturucu ticareti ve daha birçok mafya ve kontra faaliyeti, dahası uluslararası terörizmi kontrol ediyorlar.

 

"Sömüren ve sömürülen sınıflar savaşımı bitti" diyorlar, çağımız bilgi, teknoloji, iletişim ve daha bilmem ne çağı diyorlar; ama yoksulluk her gün daha da artıyor, milyarlarca emekçinin yaşam standartları daha da kötüleşiyor, işsizlik çığ gibi büyüyor, birçok sosyal hak bir bir ortadan kaldırılıyor; eğitim, sağlık gibi birçok hizmet, herkesin parası kadar satın alabildiği metalar haline getiriliyor.

 

Peki bütün bunlar nedir? Emperyalist gerici burjuva ideolojinin kendisi değil midir? Bütün bunlar, başta ABD olmak üzere, bütün emperyalist ülkelerin dünya üzerine kurduğu egemenliğin ideolojisini oluşturmuyor mu?

 

Emperyalist burjuvazi, onun işbirlikçileri ve bütün propaganda avanesi, "ideolojiler öldü" derken amaçladıkları en önemli şeylerden birisi, gençliğin haksızlıklara, eşitsizliklere, adaletsizliklere, savaşa karşı taşıdığı mücadele potansiyelini kontrol etmektir. Milyonlarca ve yüz milyonlarca genci, işçileri, emekçi halkları kapitalizmin, emperyalizmin boyunduruğundan kurtulamayacaklarına ikna etmektir. Onların, kendi haklarını almak için mücadele etmeleri, dayanışma ve birlik içerisinde olmaları, örgütlenmeleri ve iktidarı ele geçirmelerinin imkânsız ve gereksiz olduğuna inandırmaktır.

 

Gençlik olarak böyle bir aldatmacanın arkasından gidemeyiz. İdeolojilerin öldüğü yalanının ardında yatan gerçeğin karanlıkta kalmasının, insan, emek ve doğa düşmanı burjuvalara egemenliklerini sürdürme şansı tanımasına seyirci kalamayız.

 

Çünkü eğer çürüyen ve ölmesi gereken bir ideoloji varsa, o da; sanattan felsefeye, bilimden kültüre her şeyi tüketen, mala ve paraya tahvil eden burjuva ideolojisi ve onun her renkten uzantısıdır.

 

Eşitlik, özgürlük, adalet, barış ve kardeşlik için! 

Kapitalizmin, emperyalizmin dünya ve ülkemize eşitlik, özgürlük, adalet, barış ve kardeşlik getirmediğinin en somut kanıtı yaşadığımız toplumsal gerçekliğin kendisidir. Dünya hâlâ sermayenin emeği sömürüsü üzerinde dönen bir çarkın hegemonyası altındadır. Hâlâ milyarlarca işçi ve emekçi dünyanın dört bir yanında burjuvazinin sömürü ve baskısı altında yaşamaktadır.

 

Emeğini satarak geçinen, bütün zenginliklerin yaratıcısı olan o "büyük insanlık" kendi çıkarları için örgütlenip mücadele etmedikçe ve tek tek ülkelerde işçilerin, emekçilerin iktidarlarını kurmadıkça eşitlik, özgürlük, adalet, barış ve kardeşlik bir düş olmaktan öteye geçemeyecektir.

 

Yoksulluk, açlık, işsizlik, gelir dağılımındaki adaletsizlik ve daha ne kadar melanet varsa hepsini yeryüzünden söküp atacak olanlar, işçi sınıfı ve emekçilerdir.

 

Gençlik olarak eşitlik, özgürlük, adalet, barış ve kardeşlik için vereceğimiz mücadele, bu bilinç üzerinde şekillenip yükseldikçe başarıya ulaşma şansımız olacaktır.

 

Bugün hangi ülkede olursa olsun, burjuvazinin gençlik içerisinde yaptırdığı anketlerde bile, "Nasıl bir dünya ve ülke istiyorsunuz?" sorusunun karşılığı, "sömürü, savaş ve baskının olmadığı bir dünya ve toplumsal yaşam" olmaktadır. Dahası, dünyanın birçok yerinde, birçok ülkede yaşayan farklı uluslardan on binlerce ve yüz binlerce genç bu soruya verdikleri yanıta uygun bir mücadele ve hareketlilik içerisine girmektedir.

 

Belki gençliğin bu mücadelesinde henüz istenilen ve sonuç alacak bir kitlesellik, örgütlülük ve süreklilik söz konusu değildir. Ancak kesin olan bir şey var ki o da, sömürünün ve yalanın iktidarını yırtacak bir mücadelenin potansiyeli kendisini zaman zaman dışa vurmaktadır. Fransa'dan Almanya'ya, İngiltere'den Amerika'ya, Meksika'dan Kore'ye, Ekvador'dan Türkiye'ye on binlerce ve yüz binlerce genç, sömürünün, yağmanın, hak gasplarının ve her tür haksızlığın karşısına dikilmekte ve yeni bir dönemin başlangıcının müjdesini vermektedir.

 

Son olarak Seatle ve Davos'ta, tekellerin dünyasına karşı eylemler gerçekleştiren gençler bunun en canlı örneklerini oluşturmuşlardır. Bu örnekleri çoğaltmak, büyütmek ve sesleri daha da yükseltmek için gençlik olarak taleplerimize daha fazla sahip çıkmak zorundayız. Eşitlik, özgürlük, barış ve kardeşlik için işçi, emekçi sınıfların mücadelesiyle mücadelemizi birleştirmek ve gerçeğin bilincinde olan bütün bölüklerimizle, bütün diğer genç kardeşlerimizin de gerçekleri görmesini ve harekete geçmesini sağlamak durumundayız.

 

Milyonlarcamızı işsizliğe, milyonlarcamızı açlığa, yoksulluğa, milyonlarcamızı eğitimsizliğe, sağlıksız yaşamaya ve ucuz işgücü olarak çalışmaya mahkûm edenlere karşı güçlerimizi birleştirmeliyiz. Onlar milyonlarca ve yüz milyonlarca gence uyuşturucuyu, fuhuşu, işsizliği ve geleceksizliği reva görebilirler. “İdeolojiler öldü" deyip; bireyci, bilinmezci, nihilist, satanist, postmodernist ve daha birçok hasta burjuva anlayışın esiri olmamızı isteyebilirler. Ama biz bunları kendimize reva görmemeliyiz.


 

Düzen partileri gençliğe ne vaat ediyor?

Günümüz dünyasında kapitalist, emperyalist burjuvazinin gençliği kuşatan politikalarının Türkiye'deki sürdürücüleri konumunda olan düzen partileri ve siyasi iktidarlar da, Türkiye gençliğine farklı şeyleri reva görmüyorlar. Onlar, her dönem gençliği potansiyel tehlike olarak görmüştür. Gençliğin gelecek olduğu gerçeğini sık sık söyleyerek, gençlerden memleketin ne kadar çok şey beklediğini dillerinden düşürmeyen yöneticiler, gençlik haksızlıklara karşı çıktığında ve hak almak için örgütlü bir mücadeleye girdiğinde ise karşısına gerici ve baskıcı politikalarla çıkmayı ilke edinmişlerdir.

 

Parasız eğitim, parasız sağlık isteyeni coplamış, DGM'ler- de ve cezaevlerinde süründürmüş; düşüncesi ve eylemiyle halkın yanında saf tutan, antiemperyalist, yurtsever gençlik önderlerini idam etmiş; gerici, faşist provakasyonlarla gençliği birbirine, kardeşi kardeşe düşman edip kırdırmayı siyaset haline getirmişlerdir. Okuluna öğretmen isteyen gençleri "terörist" ilan etmiş, baklava çaldı, ekmek çaldı diye çocuk yaştaki gençlere onlarca yıl hapis cezası vermiş; ama çeteleri, kontracıları, mafyacıları "kahraman" ilan ederek sokaklara salmış bir adaleti gençliğe, halka layık görmüşlerdir. Liberalinden sosyal demokratına, muhafazakârından milliyetçisine ve dincisine günümüzün sermaye partileri gençliğin talepleri, özlemleri ve umutları karşısında yalanı ve umut sömürüsünü yönetme tarzı haline getirerek geçmiş temsilcilerinin fersah fersah önüne geçmişlerdir.

 

Bir kısmının programında birçok süslü laf ve pempe vaatler yer alsa da, hepsi iktidara gelmişler ve işçi, emekçiler açısından olduğu gibi gençlik açısından da hayırlı bir tek iş yapmamışlardır. Gerici-faşist eğitim müfredatları ve disiplin yönetmelikleri; genç işçilerin yaşam ve çalışma koşullarının ilkelliği, düşük ücretle kölece çalıştırılan milyonlar; işsizliğin ve yoksulluğun pençesindeki milyonlarca gencin durumu ve daha gençliği kuşatan sayısız sorun onlar için hiçbir anlam ifade etmiyor. ANAP'ından DYP'sine, Fazilet'inden MHP'sine, CHP'sinden DSP'sine parlamentonun içindeki ve dışındaki bütün düzen partileri ve onların tekli, ikili veya üçlü hükümetleri, gençliğin hiçbir ciddi sorununu çözme, talebini veya ihtiyacını karşılama niyetinde değildir.

 

Hepsi uluslararası tekellerin ve onların işbirikçilerinin çıkarlarını savunmak, sermaye sahibi sınıfların emek karşıtı taleplerini ve ihtiyaçlarını yerine getirmek ve halkın tepkisini yatıştırıp, oyalayıp, belirsizlik içerisinde sermaye düzeninin devamını sağlamak için çalışıyorlar. Programlarında ve söylemlerinde belirli farklılıklar var gibi gözükse de, hepsi Dünya Bankası (DB) ve IMF'nin dayattığı programları uygula- makta hemfikirdirler. Dolayısıyla emekçileri ve gençliği dü- zene bağlamak için farklı farklı vaatler vermenin dışında pratik olarak hiçbir farklılıkları kalmamıştır.

 

FP, DYP ve MHP gibi partiler gençliğin vicdanını, dini inançlarını sömürerek, gerici, milliyetçi, şoven propagandayla gençliği sömürü ve baskı düzenine bağlarken, çeşitli maddi ve mevki çıkarlar vaat ederek sistem içerisinde umut tacirliği yapıyor. CHP, DSP ve ANAP gibi partiler ise, soyut insan hakçı ve demokratik söylemler eşliğinde; çağdaşlık, laiklik ve ilericilik adına gençliği düzene ve sisteme bağlıyor. Mevki, çıkar vaatleri ise diğerleri gibi onların da gençliğin umudunu ve özlemlerini sömürmekte temel araçlar işlevini görüyor.

 

Bu partilerin ve onların oluşturduğu hükümetlerin hepsi; vicdan özgürlüğü, düşünce, siyasi faaliyet yürütme ve örgütlenme özgürlüğü söz konusu olunca, hemen, alışılagelmiş sınırlayıcı, kısıtlayıcı, baskıcı gerekçelerini sıralamaya başlıyorlar. "Vatan, millet, Sakarya" edebiyatı eşliğinde, sermaye diktatörlüğüne helal getirmeyecek bir tutumu takınmakta ge- cikmiyorlar. Bölücülük, terör, devletin bekaası, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü vb. diyerek başlayan cümleleriyle anti demokratik, gerici bir diktatörlüğün en sadık savunucuları olduklarını gösteriyorlar. En ileri söyleyeni bile sıradan bir demokratik talep söz konusu olduğunda, "henüz koşullar uygun değil" gerekçesiyle beklenti ve belirsizlik ya- yıp, demokratik bir açılımı bir başka bahara erteliyor.

 

Ama uluslararası tekellerin ve işbirlikçilerinin çıkarları söz konusu olunca, hemen hepsi "tamam efendimci" oluyorlar. DB'nin ve IMF'nin bir dediğini iki etmiyorlar. Özelleştirme politikalarıyla yüz binlerce emekçinin işsiz kalmasını, memleketin yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynaklarının yağmalanmasını, düşük ücret ve ağır çalışma koşullarında emeğin vicdansızca sömürülmesini, eğitimi ve sağlığı paralı hale getirerek milyonlarca işçi, emekçi çocuğunun eğitim ve sağlık hakkının gasp edilmesini umursamıyorlar.

 

Dış ve iç borçlara, soyguncuya, rüşvetçiye, dolandırıcıya, vurguncuya hazinenin, kamu bankalarının kapısını ağzına kadar açarken; destek, kredi, teşvik adı altında para musluklarını akıtıp kasalarını doldururken, emeğin karşılığını vermeye, halkın faydalanacağı hizmetlere yatırım yapmaya gelince, "Hazinede para yok, enflasyon artar" gerekçeleriyle karşımıza çıkıyorlar. Çetelerle, mafyayla ilişkisi olmayanı yok. İşçilere "kan emici", çetelere "kahraman" diyorlar. Dahası bütün bunları çağın gereği ve zorunluluk olarak ilan ediyor, kutsal ve ahlaki sayıyorlar. Evet onların sınıf çıkarları ve egemenlikleri açısından bunlar kutsal ve ahlaki şeylerdir.

 

Açıktır ki burjuvazi, yönetici sınıflar ve onların siyasi aktörleri gençliğe bugün ne veriyorlarsa eminiz ki yarın da aynı şeyleri verecekler. Dinleri, imanları, Allahları, laiklikleri, çağdaşlıkları, ilericilikleri, modernlikleri, her şeyleri para ve daha fazla para olanların gençliğe verecek iyi, değerli, insani hiçbir şey olamaz. Onların peşine takılarak, onlardan medet umarak ulaşacağımız; mutluluğun, refahın, eşitliğin, adaletin, barışın ve kardeşliğin hakim olduğu bir memleket ve gelecek yok.

SAVAŞ, SÖMÜRÜ VE EMPERYALİST TEZGAHLAR BATAĞINDAKİ TÜRKİYE

Yönetici sınıfların, onların siyasi aktörlerinin ve bütün avanelerinin bugünümüzü, geleceğimizi karartmaya yönelik yaptıkları ve zorunlu, çağın gereği, ahlaki ve kutsal saydıkları bunlarla da sınırlı değil.

 

Onlar, ABD emperyalizminin çıkarlarını kendi çıkarları kabul ederek, Türkiye'yi emperyalist sömürünün, yağmanın ve talanın içine her gün biraz daha fazla batırıyorlar. Yine ABD emperyalizminin çıkarları doğrultusunda, emperyalistler arasındaki çıkar çatışmaları ve yaşadığımız coğrafyanın diğer işbirlikçi gerici iktidarlarıyla olan it dalaşı içerisinde memleketi savaş batağına sürüklüyorlar. Sınır ülkeler başta olmak üzere, Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya'da ABD ve uşağı Siyonist İsrail ile kurdukları "şeytan üçgeni"nin bu bölgelerdeki "savaşan şahini" olarak rol oynamayı "dünya devleti" olmanın gereği ya da adamlık sayıyorlar.

 

ABD, Avrupa ve Rus emperyalizmi ile onların gerici, işbirlikçi ittifak güçleri arasında süren çıkar çatışması ekseninde, kardeşlikten, birbirine saygıdan ve emperyalizme ve gericiliğe karşı enternasyonal dayanışmadan başka çıkarı olmayan bölge halklarını birbirlerine düşman ediyorlar. Barış ve kardeşliğin köklerini, emperyalist tezgâhlarla dinamitliyorlar.

 

Memleketi uluslararası tekellere yağmalatmayı; yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynaklarımızın yerli ve yabancı şirketlere peşkeş çekip talan ettirmeyi temel politika haline getirdiler. 

Daha birkaç hafta önce memleketin başbakanı Bülent Ecevit, bürokratlarıyla birlikte Davos'a giderek 1000 uluslararası tekelin karşısına bir tüccar gibi çıktı. Enerjiden haberleşmeye, madenlerden kamu bankalarına kadar memleket sanayisinin birçok temel sektöründeki birikimini onlara altın tepside sundu. Büyük liberal Turgut Özal'ı aratmadığını ve hatta sermayenin çıkarlarını ve isteklerini anlamakta ondan nasıl daha fazla "vizyon" sahibi olduğunu bütün dünyaya gösterdi.

 

Yine her şey çağın gereği, zorunluluk, gelişme ve dünya devleti olma adına yapılıyordu. Sanki yaşadığımız çağda diğer ülkelerin işçi, emekçi halkları ve gençliği bizden madenlerimizi yağmaya açmamızı istiyormuş gibi. Sanki dünyanın ezilen halkları, işçileri ve gençliği barış, kardeşlik ve dayanışma içerisinde yaşamamız için enerji, haberleşme, kamu bankaları ve diğer birikimleri uluslararası tekellere peşkeş çekip, talan ettirmemizi şart koşuyorlarmış gibi.

 

Elbetteki onlar bunları istemiyor ve Türkiye'nin savaş, sömürü ve emperyalist tezgâhların batağına saplanmasında onların bir çıkarı yok. Sadece memleketin yönetici sınıfları ve çanak yalayıcılarının bu işlerde çıkarı var. Ve onlar uluslararası emperyalist tekellerin vereceği kırıntılarla daha fazla zenginleşmeyi hesap ediyorlar.

 

Türkiye gençliği böyle bir onursuzluğa razı olamaz. Bugününü ve geleceğini emperyalist tekellere ipotek ettirmek gençliğin çıkarına değildir. Gençliğin çıkarı. Türkiye'nin bölgede savaş, sömürü ve emperyalist tezgâhlar batağına itilmesine karşı antiemperyalist bir mücadele içerisine girmekte yatıyor. Gerçekleri görmeli ve ona uygun davranmalıyız.

 

Avrupa Birliği üyeliği gençliğin derdine deva mı?

Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne (AB) tam üyelik adaylığına kabul edilişinin ardından birkaç ay geçti. Ancak, hükümet ve devlet adamları ile holding medyasının sayesinde, her şey daha dün olmuş gibi. Türkiye'nin tam üyelik adaylığının kabul edilişinin ilk gününden başlayan propaganda hâlâ hızından pek de bir şey kaybetmiş değil. Propagandanın merkezinde AB üyeliğinin "her derde deva" olduğu fikri var. Bu propagandanın en büyük etkiyi gençlik içerisinde gösterdiğini söylersek abartmış olmayız.

 

İşsizlik mi; açlık, yoksulluk, düşük ücret mi; kaliteli, bilimsel eğitim ve iş olanağı mı; insana, demokratik hak ve özgürlüklere saygı mı; kafandan geçen her şeyi yapmak ve bireysel özgürlüğün en yukarılardaki bulutlarında sörf yapmak mi; hepsi hem de daha hayal bile edilemeyeceklerin hepsi AB üyeliğiyle gelecek. Aksini düşünen ve gerçeği söyleyenler iflah olmaz dinazorlar; zamanımızın iktisadi, ticari, kültürel ilişkilerini, teknoloji ve bilgi düzeyini kavrayamayan eski kafalılardır.

 

Devlet ve hükümet adamlarıyla hemen hemen bütün burjuva aydınların gençliğin kurmasını istediği hayal ve peşine takılıp gitmesini istediği toz pembe gelecek günler projesi, işte bu basit demagoji ile güçlendirilmek isteniyor. Peki gerçekten Avrupalı gençlik, bu yalan merkezlerin ortalığa saldığı sahtekârlıklara dayanak yapılan bir bugün ve geleceğe mi sahip?

 

Biraz gerçekçi olan, Avrupalı gençliğin özellikle son on yıldır yaşadıklarını yakından takip eden ve gençliğin iyiliği için bir şeyler isteyen hiç kimsenin bu soruya olumlu veya en azından koşullu da olsa olumlu yanıt vermesini beklemek, aklın ve mantığın sınırlarını zorlamayı gerektirir. Ya da çok fazla Hollywood filmi izlemiş olmanın yarattığı illüzyon ve sanal alemin sınırlarında dolaşıyor olmayı…

 

Bugün Avrupa'da milyonlarca genç, işsizliğin, uyuşturucunun, fuhuşun, bireyciliğin, bilinmezciliğin, belirsizliğin, intiharın pençesinde büyük bir "hiçliğin" yarattığı bozgunla iç içe yaşamanın çelişkisinde bir çıkış arıyor. Bir yanda bu çıkış arayışı sürerken, bir yanda da Fransa'da yüz binlerce genç, "Gelecek yok" diyerek sokakları dolduruyor. Almanya'da yaşayan yüz binlerce genç ise eğitimin paralı hale getirilmesine karşı boykotlar ve protesto gösterileri gerçekleştiriyor. Avusturya'da yaşayan on binlerce genç de, sağcı-faşist hükümeti protesto ediyor.

 

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Ancak, bütün bunları görmek veya anımsamak istemeyen ya da işine geldiği gibi yorumlayarak gözüne ve beynine korku salan kâbusu savuşturmak isteyen sahtekârlar için örneklerin sayısının çok da fazla anlamı olmayacağı muhakkak. Ama bunlar, yeni bir yalanın ve rüyanın esiri yapılmak istenen Türkiye gençliğinin Avrupa Birliği gerçeğini görmesi açısından büyük önem taşıyor.

 

Şüphesiz Avrupa'da yaşayan gençliğin kazanılmış hakları Türkiye gençliğiyle karşılaştırıldığında daha fazla ve daha ileri düzeyde. Ancak Avrupalı gençliğin bu kazanılmış hakları ne AB tarafından verildi, ne de DB veya IMF tarafından, "zenginlikten ve paradan burjuvazi çok nasiplendi, biraz da siz nasiplenin" diye bahşedildi. Tarih biliyor ve kimse de inkâr edemiyor ki bu haklar, Avrupalı işçilerin, emekçilerin ve gençlerin birkaç kuşak süren uzun ve çetin mücadeleleri ile sosyalizmin yarattığı büyük prestij karşılığında emperyalist burjuvaziye karşı verilen mücadele sonucunda elde edildi.

 

Ve bu kazanılmış haklar, özellikle son on yıldan bu yana geçen süre içerisinde AB üyesi ülkelerin ipini elinde tutan tekellerin ihtiyaçları doğrultusunda gasp edilmeye çalışılıyor. Bu gerçekleri inkâr ederek, rotatifleri yalan için döndürerek, yalan okutup, yalan izleterek ayakta kalma mücadelesi veriyorlar. Ancak yalan üzerine inşa edilmiş hiçbir saltanat, imparatorluk, krallık, diktatörlük, şeyhlik, sultanlık veya cumhuriyet, tarihin çöplüğüne atılmaktan ya da "bir ayağı çukurda" can çekişmekten öteye gidemedi.

 

Türkiye gençliği de, işçi sınıfı ve emekçilerin yanında bu "can çekişen demokrasiye" karşı taleplerini, haklarını savunacak bir mücadeleye daha güçlü sarılacak potansiyele sahiptir. Dahası Türkiye gençliği tarihin, toplumun, ekonomi politiğin ve doğanın yasalarının akışı içerisinde kendisini hak ettiği sona ulaştıracak mücadele ve örgütlenme sürecine çoktan girmiştir.

 

A) Genç işçiler, işsiz gençler!

Bugün Türkiye'nin çalışan nüfusunun önemli bir kısmını bizler oluşturuyoruz. Milyonlarcamızın alınteri, gençlik yılları; atölyelerde, sanayi sitelerinde, küçük ve orta büyüklük- teki işletmelerde dönen dizginsiz, vahşi sömürü çarkının dişlileri arasında tüketiliyor. Memleketi yönetenler bizleri göstererek, uluslararası tekellere, yabancı para babalarına ve onların yerli işbirlikçilerine; "gelin kârlı yatırımlar yapın, serbest sanayi bölgelerinde işyerleri açın; bizde gençlerin emeği sudan ucuz" diye adeta yalvarıyorlar. Bunun için trilyonlar harcayıp reklam yapıyor, konferanslar, toplantılar, seminerler örgütlüyorlar. Bir de karşımıza geçip bunları, "Memleketin geleceği, dolayısıyla gençlerin geleceği için" ne büyük girişimlerde bulunduklarının kanıtı olarak sunuyorlar.

 

Milyonlarcamızın evin nafakasına katkıda bulunmak için, ilkel koşullarda, cehennemi aratmayacak mekânlarda, her tür sosyal güvenceden yoksun, sendikasız, sigortasız olarak günde 13-14 saat köle gibi çalışması onların umurunda bile değil. Irkçılıkla, milliyetçilikle, müslümanlıkla karnımızın doymasını istiyorlar. İnsanca yaşayacak bir ücret, garantili ve iyi bir gelecek, sağlıklı çalışma koşulları, emeğimize, onurumuza saygı istediğimizde ya kapının önüne koyuyorlar, ya da "terörist" diyerek, suçluluk korkusu içerisinde kaderimize razı olmamızı istiyorlar.

 

Yasalarına yazmak zorunda kaldıkları bir dizi kazanılmış hakkımızı kullanmayı bile, "aslanın ağzından ekmek almak" kadar zor hale getirmişler. Büyük çoğunluğumuzu sağlıksız, eğitimsiz, her türlü insani ihtiyaçtan mahrum ederek, "memlekete hayırlı bir evlat olacağımıza" inandırmışlar. Buradan aldıkları güvenle, ürettiğimiz zenginlikler üzerinde, lüks, savruk ve sefa içerisinde bir yaşamın saltanatını sürüyorlar.

 

Milyonlarcamızın emeğini ve alınterini sömürüyorlar!

Devlet İstatistik Enstitüsü'nün (DİE) rakamlarına göre bugün Türkiye'de 12-19 yaş grubundaki 10 milyonun üzerinde- ki genç arkadaşımızın 4 milyona yakınını çalışan gençler oluşturuyor. Yine, 12-14 yaşları arasında 4 milyonun üzerindeki çocuk nüfusun yaklaşık 1 milyonunu da çalışan çocuklar oluşturuyor. DİE, 12 yaşın altındaki çocukları kapsam dışında bırakıyor. Ama biz biliyoruz ki temel eğitimin 8 yıla çıkarılmış olmasına rağmen 12 yaşın altındaki yüz binlerce çocuğun emeği kapitalist sömürü çarkının dişlileri arasında dönüyor.

 

12-19 yaş arası yaklaşık 5 milyon çalışan genç ve çocuk işçinin hemen hemen tamamı sigortasız ve kaçak olarak çalıştırılıyor. 3308 sayılı yasa 19 yaşına kadar çalışan bütün genç ve çocuk işçileri çırak olarak kabul ediyor. Ancak çok az sayıda bir kesim çıraklık statüsünde bulunuyor ve onların

 

—----------------

EKSİK VAR

—---------------

 

İşte onlar bütün bu koşullarda bile, "beterin beteri var" korkutmasıyla elimizi, kolumuzu bağlamaya çalışıyorlar. Çalışan milyonlarca işçi, emekçi kardeşimize karşı, işsiz olanlarımızı bir tehdit unsuru olarak kullanıyorlar. "İnsanca yaşamak, emeğinin hakkını almak, sosyal güvence de neymiş? Sen iş bulduğuna, üç beş kuruş da olsa para kazandığı- na şükret" diyerek, milyonlarca işsiz kardeşimizi, işimizi tehdit eden bir "düşman" olarak görmemizi istiyorlar. Yarattıkları iş rekabetiyle daha kötü koşullarda, daha az ücretle ve sendika, sigorta gibi haklardan yoksun bir çalışma yaşamı dayatıyorlar. Dahası, biraz daha fazla ücret almak adına, her tür sosyal güvenceden yoksun çalışmayı; "uyanıklık, kısa gün kârı, akıllılık, işini bilmek" gibi "erdem" yüklü değerler olarak görmemizi istiyorlar.

 

Asıl kötü olan ve onların emeğimiz üzerinde saltanat sürmesine hizmet eden ise, bütün bu "kapitalist oyunlarına, patron numaralarına" büyük çoğunluğumuzun inanmış olmasıdır. Ya da bunları kaçınılmaz, karşı konulmaz, değişmez veya değiştirilemez "Tanrı kelamı", "kader" olarak görmesidir. Büyük çoğunluğumuz, "Biz ne yapalım, dünyanın kanunu bu" dedikçe, onlar dünyayı daha fazla yaşanmaz hale getirmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Biz susup, boyun eğip, kabullendikçe onlar küstahlıkta daha fazla cesaret buluyorlar.

 

Çözümsüz değiliz; birleşirsek değiştiririz!

Bu cesareti daha fazla onlara vermeyelim. Hepimiz nasıl ağır ve kötü koşullarda yaşamaya mahkûm edildiğimizi biliyoruz. Öyleyse bunu bilen gençler olarak, bu koşullara karşı mücadele etmek ve örgütlenmek için çaba sarf etmeliyiz. Ne yapmamız ve nasıl yapacağımıza ilişkin birçok mücadele ve örgütlenme deneyimine sahibiz. Bu deneylerden öğrenmeli, onları küçümsememeli, aksine onları örnek alarak daha güçlü, birleşik ve örgütlü adımlar atmaya yönelmeliyiz. Onlarca yıldır birçok sanayi sitesinde, atölyelerde, işletmelerde genç işçilerin sürdürdükleri mücadele ve örgütlenme çabası bizlere yol göstermeli. Buralarda, haksızlıklara karşı gerçekleştirilen direnişler, yapılan irili ufaklı gösteriler, örgütlenme, sendikalaşma çabaları; bugünün genç işçileri olarak bizlere ne yapacağımızın veya neler yapabileceğimizin örneklerini oluşturmaktadır.

 

Sanayi sitelerinde, atölyelerde, küçük ve orta büyüklükteki işletmelerde gruplar halinde bir araya gelmeli; dernekler, işyeri komiteleri, işçi birlikleri oluşturmalıyız. Başarabildiğimiz yerlerde sendikalaşmak, sportif, kültürel örgütlenmeler kurmak hedefiyle hareket etmeliyiz. Var olan sendikaların olanaklarını da kullanarak birbirimizi eğitmeli, bu doğrultuda genç işçi toplantıları düzenlemeli, bunları sürekli hale getirerek her gün daha çok genç işçi arkadaşımızın bu etkinliklere katılmasını sağlamalıyız. Yaşamın bütün zorluklarına karşı birlikte karşı koyalım; kolektif, dayanışmacı bir anlayışla, sorunları, sıkıntıları birlikte aşalım ve ele ele vererek coşkuyu, paylaşımı hep beraber yaşayalım.

 

Bunu yapacak birikime ve güce sahibiz. Yeter ki gücümüzün farkında olarak hareket edelim, yeter ki bizi hak almak için mücadele etmek ve örgütlenmekten alıkoyan gerici, faşist anlayışların sahte propagandalarının esiri olmayalım. Özentilerin, boş hayallerin, bireysel kurtuluş, kişisel refah ve mutluluk rüyasının arkasında; lotodan, piyangodan umut bekleyerek hayatımızın en güzel yıllarının harcanmasına ve geleceğimizin karartılmasına izin vermeyelim.

 

B) Üniversiteli gençler ve üniversitelerin gerçeği! 

Üniversite deyince akla, bilimin ve bilimsel bilginin üretildiği, öğretildiği; doğrular aranırken ve dile getirilirken bilimden öte sınırların bulunmadığı; bilimsel üretme ve öğretme özgürlüğünün bulunduğu; üretilen veya edinilen bilimsel bilgilerin halkın yararına, toplumun aydınlatılması amacıyla kullanıldığı; çeşitli dallarda mesleki, akademik eğitimin gerçekleştirildiği; eleştiriye ve tartışmaya açık; mali ve idari özerkliğe sahip kurumlar gelir.

 

Üniversitelerin bu tanımına paralel olarak da üniversite gençliği; toplumun ve gençliğin dünya ve ülke gündemine en duyarlı ve ilgili; aydınlanmış veya aydınlanma yoluna girmiş kesimini oluşturur. Belki de normal koşullarda düşünüldüğünde; daha doğrusu tarihsel olarak ortaya çıkışı ve gelişimi içerisinde yakaladığı en ileri noktadan bakılarak düşünüldüğünde, üniversitenin ve üniversite gençliğinin tanımını böyle yapabiliriz.

 

Ancak bugünkü üniversite ve üniversite gerçeği değerlendirilip sorgulandığında ortaya çıkan tablonun bu tanımdan oldukça uzak olduğu görülecektir.

 

Sahiplerinin ve yapanların bile bugün büyük oranda eleştirip, yerden yere vurduğu 12 Eylül hukuğunun ve onun ürünü YÖK'ün akademik hayatta; bilimsel araştırma, üretme ve yayma özgürlüğü üzerinde; öğrencisinden öğretim üyeleri ve üniversite çalışanlarına kadar üniversitenin bütün bileşenleri üzerinde yarattığı tahribat, yıkım ve yapısal problemler, üniversite tanımından uzak bir üniversite gerçeğinin ortaya çıkmasının temel sebebidir.

 

Hemen herkes de bu gerçeğin rahatsız edici ve kabul edilemez olduğunu reddetmemekte ve durduğu yere göre sorgulayıp değiştirilmesini istemektedir.

Bu kesimlerin başında, uluslararası tekelci sermaye ve onun yerli işbirlikçisi egemen sınıflar geliyor. Onlar, Türkiye'ye biçtikleri güncel role uygun olarak üniversitelerin yeniden yapılandırılması; dolayısıyla iç ve onun ekseninde dış politikadaki ihtiyaçlara uygun olarak kurumlaştırılması ihtiyaçlarına paralel bir değişim istiyorlar. Bu ihtiyaçlara göre gündeme getirilen 28 Şubat'ın ilerici-gerici, laik-şeriatçı konseptine uygun olarak da üniversitelerde; "Türk-İslam sentezci" anlayışın yerine, "Türk-laik, milliyetçi-sentezci" bir anlayışın geçirildiği "değişim" manevralarına tanık oluyoruz. Kılık-kıyafet genelgesi ekseninde yaşanan, türbanlı- türbansız gerginliği; görevden alınan öğretim üyeleri, değiştirilen idari kadrolar ve istifalar, bu manevraların ürünü olarak üniversite gündemine geldi, getirildi.


 

Bu "değişimcilerin" hedeflerini de reddetmeyen, ancak onların yapmak istediklerine bir dizi yeni madde ekleyen ikinci grup "değişimcileri" ise liberallar oluşturuyor. Onlar da, bireyci ve rekabetçi yönü daha çok öne çıkararak üniversiteler- deki yeniden yapılandırmayı tartışıyorlar. Üçüncü ve üniversitenin gerçek sahipleri olması gereken kesimlerin örgütlü ve politik olanları ise, (ilerici, devrimci politik gençlik, ÖES, ile- rici öğretim üyeleri, Eğitim-Sen üyesi üniversite çalışanları) üniversitenin tanımına uygun bir özerk, demokratik, bilimsel yapılandırma talep ediyorlar. Üniversite gençliğinin etrafında birleşmesi gereken değişim isteği de bu olmalıdır.

 

Daha fazla hüküm sürmesine izin veremeyiz! 

Yönetenler ve liberallerin, üniversitelerde yaşanan bozulma ve tahribatı bir iyileşme görüntüsü altında devam ettirecek ve daha da kötü hale getirecek bir yeniden yapılandırma- sı üniversite gençliğinin ve toplumun çıkarına değildir. Bilimi, bilimsel üretimi ve öğrenimi, sermayenin, piyasanın ihtiyaçlarına göre şekillendirecek ve şirketlere, holdinglere esir edecek bir yeniden yapılandırmada, üniversite gençliğinin ve diğer bütün bileşenlerinin geleceği yoktur. Üniversitelerin paralı hale getirilmesi, eğitim hakkının gasp edilmesi ve firsat eşitsizliği savunulamaz ve cehaletten, ilkellikten öte doğuracağı bir sonuç yoktur.

 

Özel üniversitelere kredi ve teşvik adı altında bütçeden trilyonlarca lira aktarılırken; özel üniversiteler ve vakıf üniversiteleri dolar ve mark üzerinden verdikleri maaşlarla üni- versite hocalarını "satın alırken", devlet üniversitelerini "kaynak yok" gerekçesiyle ödeneksiz bırakmak, bütçeden aldıkları payı kısmak, bilimsel anlayışa sığmaz. Dahası bütün bunların yükseköğrenimin kalitesini artırmak, üniversitelerin çağa ayak uydurmasını sağlamak için yapıldığını iddia etmek, iddianın sahibi dışında hiç kimsenin çıkarını koruma- yan bir yalandan ibarettir.

 

Bireyci, rekabetçi, çıkarcı; kolektif üretim ve paylaşımdan yoksun; bilginin tekellerin denetimine sokulduğu; yükseköğretimin parası olanın satın aldığı bir meta haline getirildiği, Freidman'ın "liberal çocukları"nın tezlerinden üniversite gençliğine ve halka bir fayda gelmez, gelmemiştir. Onlar olsa olsa, bugün yaptıkları gibi nihilizmi, bilinemezciliği, belirsizliği, postmodernizmi kutsar ve "sorumsuzca yaşamanın dayanılmaz hafifliği" karşısında gençliğin geleceksizliğe sü- rüklenmesine seyirci kalmayı öğütlerler.

 

Üniversite gençliği olarak böyle bir bozuşmaya; kendi geleceğine seyirci kalmayı öğütleyen bir çarpıklığa; bireysel kurtuluşun yüceltildiği bir aymazlığa daha fazla izin vermemeliyiz! Çürümenin sorumlusu olan suçlu bir sistemden ve onun suçlu yöneticilerinden "tövbekar" olup, her şeyi yoluna koymalarını bekleme; üniversitelerin, üniversite gençliğinin ve toplumun geleceği için ileri adımlar atmasını umut etme gibi bir aldatmanın arkasından takılıp gitmeye rıza gösterme- meliyiz! "İşini bilen, etliye sütlüye karışmayan, akıllı gençler" olarak tarif edilmenin "yüceltici" bir şeymiş gibi propaganda edilmesini, erdem sayılmasını içimize sindirmemeli- yiz. Bir avuç zengin zümrenin hayal etmemizi istediği; ama bu sistem var oldukça milyonlarca ve milyonlarcamız için gerçekleşmesi asla mümkün olmayan; adalet, eşitlik ve gerçekçilikten nasibini almamış sanal bir geleceğin illüzyonu arasında kaybedilmeyi kabullenmemeliyiz!

 

ÖTK'lar yeni bir dönemin; kulüpler kültürel, sosyal üretimin aracı olmalı!

Üniversite gençliği olarak sorunlarımızı çözmek, taleplerimizi gerçeğe dönüştürmek için mücadele etmek gerektiğini görmek ve kavramak için âlim olmaya gerek yok. Önceki kuşakların ve bugün bizlerin yaşadıkları, gerçeği görmemiz için zengin bir birikim sunuyor hepimize. Ne zaman birlikte, yaşamı ciddiye alarak ve üretken, yaratıcı, atak olma özelliklerimizi kullanarak adım attıysak, geleceğe daha güçlü ve güvenle baktık. Ne zaman mücadele ve örgütlenme düzeyi- mizi ileriye taşıyıp, inisiyatifli davrandıysak o kadar geleceğe dönük emin ve ileri adımlar attık. Bu gerçek bugün de değişmedi ve geçerliliğini koruyor.

 

Üniversitelerde kurulan Öğrenci Temsilcileri Konseyleri (ÖTK'lar), mücadele ve örgütlülüğümüzü geliştirdiğimiz, üretken, birleştirici, yaratıcı, inisiyatifli olup; bugünümüz ve geleceğimiz için söz söyleyebildiğimiz yeni bir dönemin araçları olmalıdır.

 

Üniversitelerin kaybettirilen kimliğini bulmak; akademik yaşamı ve okul hayatını canlı, verimli ve çekici kılmak; bilimin kime, neye ve nasıl hizmet ettiğini sorgulayıp halkın ve gençliğin yararına bir bilimsel öğrenimin kanallarını açmak için bir araç…

 

Dayanışmayı, paylaşımı; birbirimizden öğrenmeyi ve öğretmeyi; zorlukları birlikte göğüslemeyi ve başarılara birlikte sevinmeyi yaşama geçirmenin aracı!

 

Dünya ve ülke gündemindeki olaylara gençlik olarak müdahale etmenin; adalet, eşitlik, kardeşlik, barış, demokrasi ve özgürlük gibi değerler için mücadelede taraf olmanın aracı! Bilimin, insan emeğinin, onurun örgütlenmesi ve yüceltilmesinin aracı!

 

ÖTK'lar kadar kapsayıcı ve onun yerine geçebilecek kadar herkesin içinde yer alabileceği araçlar olmasa da, üniversiteyi üniversite yapacak ve amacına uygun işler üretmemizi sağlamaya hizmet edecek diğer oluşumlar ise kol, kulüp, topluluk vb. örgütlerdir. Bu örgütleri üniversitelerin ve üniversite yaşamının sosyal, kültürel, sportif ve eğitsel bir içeriğe kavuşması için değerlendirmeliyiz. Bu kolektifleri halk için, toplum için, insanlık için iyi şeyler yapmanın, üretmenin ve onları paylaşmanın aracı olarak kullanmalıyız.

 

Yeteneklerimizi geliştirdiğimiz, ayaklar altına alınan, yozlaştırılan, paraya tahvil edilip metalaştırılan, tüketilen değerlere sahip çıkıp yeniden ürettiğimiz; aydınlanmayı ve aydınlatmayı örgütlediğimiz alanlar olarak kullanmalıyız.

 

Yoksa en iyi niyetle düşünülüyor olsa bile, aydınlanma çağının filozoflarının birçoğunun yaptığı gibi, "bir gün iyi, dürüst, bilge insanlar gelecek ve insanlığa mutlu bir hayat verecek" diye beklemek; bilimsel, özerk, demokratik üniversiteyi, güzel bir ütopyanın gerçekleşmeyecek mekân ve zamanlarına ertelemek anlamına gelir. Bu temelde kurulacak küçük, dar alternatif yaşam alanları, büyük bir değişim yaratamayacağı gibi o değişimi yaratacak enerjinin boşalmasına neden olur.

 

Onun için bütün üniversite bileşenleri bilimi ve demokra- siyi baltalayan YÖK'e, onun sahibi olan egemen yükseköğrenim anlayışına ve "değişim" adına var olanın yeniden üretilmesine karşı çıkmalıyız.

 

Bilimi, demokrasiyi, değişimi getirecek güçler olarak amfilerde, sınıflarda, konferans salonlarında, çalışma odalarında, kollarda, kulüplerde, topluluklarda, ÖTK'larda kısacası üniversitenin bütün mekanlarında YÖK'ün ve sözde değişim isteyenlerin kulaklarını sağır edecek bir uğultuyu yaratacak tartışmayı başlatmalıyız. Bu tartışma büyüyüp güçlendikçe, örgütlenip, yayıldıkça, tepkiler çoğalıp birleştikçe üniversite üniversite olacak ve özerk, demokratik, bilimin özgürce üretildiği bir yapıya kavuşacaktır.

 

C) Liseli gençlik, Öğrenci Birlikleri ve yeni dönem

Bugün liseli gençliğin, eğitim ve öğrenim, okul yaşamı vb. açılardan yaşadığı sorunlar, üniversite gençliğinin yaşadığı sorunlarla önemli benzerlikler ve ortaklıklar göstermektedir.

 

Zorunlu eğitimin 8 yıla çıkarılmış olmasına rağmen, eğitimin paralı hale getirilmesi ve yaratılan fırsat eşitsizliği sonucu, ortaokul ve lise çağına gelen birçok genç arkadaşımız, öğrenimini yarıda bırakmaya mahkûm edilmiştir. Bütçeden eğitime ayrılan pay her yıl daha da azaltılarak, öğrenimin kalitesi ve eğitimcinin niteliği daha da düşürülmektedir. Teknik altyapı, nitelikli eğitimciler, bilimsel bir müfredat eşliğinde iyi bir eğitim isteyen öğrencinin ve velinin karşısına katkı payı, zorunlu bağış vb. haksız dayatmalarla çıkılmaktadır. Bugünkü hükümet, kendinden öncekilerin reddettiği, yasal olmadığını ilan ettiği, açıktan söylemeye çekindiği, alttan alta yaygınlaştırmaya çalıştığı "katkı payı" uygulamasını yasallaştıracağını ilan ederek; birçok konuda olduğu gibi kazanılmış haklara saldırıda ne kadar pervasız olduğunu göstermiştir.

 

Eğitim sistemindeki çöküşe alternatif olarak da eğitimin özelleştirilmesi, özel okulların yaygınlaştırılması, genel eğitim çökertilirken, elit eğitimin teşvik edilmesi vb. uygulama- lar öne çıkarılmaktadır. Milyonlarca emekçi çocuğu için eğitim olanakları daraltılırken, adalet ve eşitliğe en büyük darbeyi indiren özel okullar ve özel eğitim, dershaneler, gençliğin geleceğini kazanacağı eğitim kurumları olarak reklam edilmektedir.

 

Memleketi yönetenler, her tür bilimsel ve teknik olanaklardan yoksun bırakılmış; bilgisayarın, laboratuvarın lüks sayıldığı; sportif, kültürel, sosyal etkinliklerin "Dostlar alışverişte görsün" mantığıyla yapıldığı bir okul yaşamı ve öğretimi liseli gençliğe reva görmektedirler. Eskimiş ve bilimsel olarak çürütülmüş bilgilerle; 'ulusal benlik' kazandırma adına hamasi ve milliyetçi propagandayla doldurulmuş ders kitaplarıyla, gençliğin düşünce ve hayal dünyası dumura uğratılmaktadır. Öğretmeninin öğrencisine, öğrencinin öğretmenine sevgi ve saygısının kalmadığı; herşeyin eğitimincinin kişisel çabasına, iyi niyetine bırakıldığı bir anlayışla, milyonlarca gencin kaderiyle oynuyorlar.

 

Her şeyin sınıf geçme ve iyi not almaya endekslendiği bir yarış anlayışı ekseninde üniversiteye giriş sistemi sürekli değiştirilerek gençliğin kaderiyle oynuyor ve gençlik kuşaklarını kobay gibi kullanıyorlar. Her yıl 1.5 milyona yakın genç, yüzde 80'nin hiçbir şartta ve koşulda kazanma şansı olmadığı biline biline, üniversite sınavlarında umut için ter döküyor. Kazanamamanın sorumlusu kendisiymiş gibi bunalıma, intihara sürükleniyor.

 

Gençleri "kazanma-kaybetme" korkusu içinde; bireyci, rekabetçi, yoz bir piyasa kültürünün kuşatması altında; sistemin istediği bireyler kimliğine büründürmek için her gün yeni bir oyun çeviriyorlar.

 

Öğrenci Birlikleri ya da "Gençken koru onurunu!"

Liseli gençlik olarak bizlere böyle bir eğitim ve öğrenimi reva görenlerin karşısında, her geçen gün daha fazla sesini çıkaran ve haksızlıklara boyun eğmemek için, velisiyle birlikte tepkisini dile getiren bir tutum takınmalıyız. Geçtiğimiz yıl uygulamaya konulan Ağırlıklandırılmış Orta Öğretim Başarı Puanı (AOBP) uygulamasına karşı ülke genelinde ortaya koyduğumuz tutum liseli gençlik olarak; "Gençken koru onurunu!" cümlesininin içerdiği çağrıyı rehber edindiğimiz- de yakalayacağımız çıkış yolunu bize göstermiştir. Bugünümüz ve geleceğimiz hakkında bir tasarrufta bulunabilme hakkını, bu anlayışla hareket etmeyi başardığımız oranda ellerimize alabileceğiz.

 

Günlük okul hayatını ve giderek okul dışındaki dünyamızı doğrudan etkileyecek Öğrenci Birliği adındaki örgütlenmeleri ilerletip yaygınlaştırdıkça, bugün ve gelecek üzerine söz söyleyebilmenin coşkusunu ve heyecanını yaşayacağız. Çeşitli illerde kurulmaya başlanan Öğrenci Birlikleri'ni, bütün öğrencilerin üyesi olduğu ve yönetim kurullarının sınıflarda yapılan temsilcilik seçimleri üzerinden oluşturulduğu için sahiplenmeliyiz.

 

Bazı okullardaki idareciler, eğitimde fırsat eşitliğini ortadan kaldıran; eğitim hizmetini alınıp satılan bir metaya dönüştüren; okulları ticarethane, öğretmeni tüccar, öğrenciyi de müşteri haline getiren paralı eğitim uygulamasını, Öğrenci Birlikleri üzerinden yaşama geçirmeye çalışıyorlar. Katkı payı vb. öğrenciyi "yolunacak kaz" olarak gördükleri sistem- lerini temsilci arkadaşlarımız üzerinden işler hale getirmek istiyorlar. İdarecilerin bu tutumu karşısında Öğrenci Birlikleri'ni sahiplenmemek doğru değildir. Aksine, idarecilerin "kurnazlığını" boşa çıkarmanın yolu, Öğrenci Birlikleri içerisinde yer alıp, örgütlü bir karşı koyuş içerisine girmekten geçiyor.

 

Bizler Öğrenci Birlikleri'ni, okul yaşamını renklendirecek; birbirimizle olan ilişkilerimizi üretken ve zengin kılacak; çeşitli kültürel ve sportif etkinlikler düzenleyerek canlı, eğitici, öğretici bir günlük yaşamın örgütlenmesine hizmet edecek örgütler olarak işletebiliriz. Dahası, bir çok gerici uygulamayı; bunaltıcı, korkutucu, tehditkâr disiplin yönetmeliği hükümlerini; bugün ve gelecek açısından hiçbir işe yaramayan müfredat ve okul kitaplarını vb. daha birçok akıldışı işlere karşı olan tepkimizi Öğrenci Birlikleri aracılığıyla dile getirebiliriz.

 

Öğrenci Birlikleri, dünyada ve Türkiye'de yaşananlara karşı liseli gençlik olarak tavır koymanın; demokrasi bilinci- mizi geliştirmenin; özgürce düşünüp, üretip, tartışma konusunda yeteneklerimizi ilerletmenin; haksızlıklara, eşitsizliklere, adaletsizliklere karşı öfkemizi dışa vurmanın araçları olabilir. Rekabetçi, çıkarcı, yarışçı; en sevdiğimiz arkadaşımıza bile nefret duymamıza neden olabilecek kadar bireyci; belirsiz, bilinmezci, bunaltıcı, kendini beğenmiş bir kültürü, düşünce dünyasını tek geçer akçe yapan bir toplumsal sistem ve eğitim sisteminin kuşatmasını Öğrenci Birlikleri ile dağıt- ma imkanını bulabiliriz.

 

Burjuvazi ve medya tarafından önümüze "idol" olarak çıkartılan ne varsa hepsinin her tarafından küçüklük, pislik, yozlaşmışlık, bozulmuşluk, tüketim ve harcama hırsı akıyor. Uyuşturucu, fuhuş, kariyer ve para üzerine kurulan bir popülizm; insana, halkına ve doğaya yabancı bir şöhret histerisi, kendi ayaklarımız üzerine durmanın ve "yıkılmayıp, ayakta kalmanının" meşru yolu olarak önümüze konuyor. Tarihi yanlış, çarpıtılmış; bilimi burjuvaziye kölece hizmet olarak öğrenip, "gemisini yürüten kaptan olmanın" vereceği rehavet ve zenginliğin hayalini kurarak yaşamamız isteniyor.

 

İşte bütün bu melanetlere karşı yaşama ve yaşamımıza müdahale etmek için biryerlerden başlamanın kaçınılmazlığını kavrayarak, Öğrenci Birlikleri'nde bir araya gelip, bir şeyleri değiştirme yolunda adım atmalıyız. Uzun yıllardır bizlere korkulu bir iş olarak anlatılan, propaganda edilen örgütlü bir yaşamın ve mücadeleninin, bugünümüzü ve geleceğimizi kazanmanın, "gençken onurumuzu korumanın" tek yolu olduğunu görmeli ve birbirimize öğretmeliyiz.

 

D) Emekçi semtlerinde, mahallelerde yaşayan yoksul halk gençliği!

İktisadi zor veya devlet baskısı ile yaşanan göç ve çarpık kentleşmenin sonucu ortaya çıkan gecekondu semtlerinde, emekçi mahallelerinde yaşamaya mahkûm edilişimizin suçlusu kim? Daha çocuk yaşta uyuşturucu, bally ve tinerin esiri haline getirilişimizin; arabesk müziğin ve onun koşullan- dırdığı lümpen, "kendine ve dünyaya kahreden yaşam kültürünün" yaratıcısı kim? İşsizlik, gelecek kaygısı, ezilmişlik, horlanmışlık, küçümsenmişlik ve dışlanmışlığın kuşatması altında kıvranışımızın sorumlusu kim? Gerici-ırkçı düşünce- den medet umar hale gelişimizin, Milli Gençlik Vakfı ve Ülkü Ocakları gibi örgütlenmelerin umut haline getirilişinin amacı ne?

 

Bunlar ve bunlara benzer daha onlarca soruyu kendimize sormanın zamanı geldi de geçiyor. Büyük metropollerin "kaybedilen kuşakları" olmaya dur demenin; "varoşların bıçkın delikanlıları olarak" medyaya "haber malzemesi" yapılmaya son vermenin, bilinçli ve örgütlü bir mücadeleden başka yolu yok. Gücümüzü, enerjimizi ve öfkemizi, "sokak çeteleri" kurup birbirimize karşı kullanmamalıyız. Bunun yeri- ne; bizi kuşatan sorunların, yoksulluğun, belirsizliğin ve geleceksizliği sorumlusu olan sisteme yönelmek ve onun sorumsuz savunucularının karşısına dikilmek değiştirici ve öğretici olacaktır. Böyle bir tutum bize daha çok şey kazandıracaktır.

 

Günlük hayatımızı kahve ve ev arasına sıkışmış darlıktan kurtarmalıyız. Sosyal, kültürel, sportif faaliyetlerde bulunmalı ve bu konularda düzenlenen etkinlikleri çoğaltmalıyız. Bununla da yetinmemeli, bu tür etkinlikleri merkezine alan örgütlenmeler oluşturmalıyız. Binlercemiz futbol ve diğer spor dallarında düzenlenen turnuvalara katılıyor, şenliklerde, gezilerde bir araya geliyor; dostluğun, kardeşliğin, paylaşmanın, kolektif iş yapmanın coşkusunu ve heyecanını paylaşıyoruz.

 

Öyleyse yaptıklarımızı bununla sınırlı bırakmamalı; bu paylaşımı ve ortak üretimi sürekli kılacak, kalıcı hale getirecek örgütler oluşturmalıyız. Bunlar, acılarımızı ve sevinçlerimizi; sıkıntılarımızı ve zorluklarımızı; bilgimizi ve yeteneklerimizi birlikte paylaşacağımız, öğreneceğimiz ve öğreteceğimiz, dayanışmayla güçlüklerin üstesinden geleceğimiz örgütler olmalı. Spor kulüpleri, gençlik evleri, kültür ve dayanışma dernekleri, gençlik kütüphaneleri, belediye meclis- leri vb. örgütler oluşturmalı, var olanlara üye olmalı, onları çoğaltmalı ve kitleselleştirmeliyiz.

 

Geleceği kazanma yolunda, bizi bugünkü koşullarda yaşa- maya mahkûm eden sisteme ve onun sahiplerine vereceğimiz en iyi yanıt bu olacaktır.

 

E) Köylü gençler, genç tarım emekçileri!

Daha önce de belirttiğimiz gibi, üretim içerisinde yer alan genç işçi emeği üzerindeki sömürünün en yoğun ve yaygın olduğu alanlardan birisi de tarım sektörüdür. Topraksız ya da az topraklı, yoksul köylülerin genç kuşakları olarak; çayda, tütünde, pamukta, pancarda, fındıkta, kayısıda, meyve ve sebze üretiminde; çapa, biçim, hasat döneminde binlercemiz ve on binlercemizle doldururuz tarım alanlarını. Günlerce ve gecelerce üç-beş kuruşluk yövmiye için çalışırız. Yoksulluk her geçen gün daha da artmakta, asgari ihtiyaçlarımızın bile asgarisini karşılayarak yaşam mücadelesi vermekteyiz. "Okumak ve yüksek tahsil yapmak" hâlâ ulaşılması güç bir ayrıcalıktır on binlercemiz için.

 

Dün, "Köylü milletin efendisidir", "Toprak işleyenin, su kullananındır" diyerek hükümet olanlar, "Türkiye, zengin tarım alanlarıyla kendi kendisine yeten tek ülkedir" sözleriyle övünenler, bugün gelinen noktada yoksulluğu, sefaleti bile çok görür oldular. DB ve IMF'nin dayattığı politikalar doğrultusunda tarımı bitirmeye yönelik adımlar atıyorlar. Taban fiyat uygulamasını kaldırıyor, kredileri kesiyor, tarımda ithalatın kapılarını sonuna kadar açarken, üretim ve ihracata getirilen kotalarla üretici köylülüğü iflasa sürüklüyorlar. Tarımı, uluslararası tekellerin ve tüccarların insafına terk ediyorlar.

 

Dolayısıyla yüz binlerce küçük üretici yoksullaşıp topraksız hale gelirken, tarım alanlarında çalışmanın olanakları gün geçtikçe azalıyor; mevsimlik, geçici tarım işçisi olarak bile iş bulmanın koşulları daralıyor ve işsizler ordusuna yeni bölük- ler katılıyor. Bir yanımızda gelecek kaygısı hüküm sürerken, bir yanımızda da bu kaygıya çözüm olarak, "büyük kentler- de iş bulup kendimizi kurtarma umudu" taşımaktayız. Ancak, büyük kentlerde yaşayan gençliğin yüz yüze olduğu sorunların ağırlığı; buralarda iş bulup yerleşmenin de çözüm olmadığını gösteriyor.

 

Tıpkı diğer gençlik kesimleri gibi köylü gençlik olarak da, sorunlarımızı ve taleplerimizi örgütlü olarak dile getirmek için ileriye dönük adımlar atmalıyız. Eşitlik, adalet, özgürlük talepleri uğruna mücadelenin güçlü bir katılımcısı olmayı başarmalıyız. Bütün gücümüzle, IMF ve DB'nın dayattığı politikalarla tarımın bitirilmesine karşı mücadele eden üretici ve yoksul köylülüğünün yanında yer almalıyız.

 

Öte yandan, köylerde düzenlenen çeşitli kültürel, sportif etkinliklerle, günlük yaşamımızın üretken ve canlı bir paylaşım içerisinde geçmesini sağlamak bizler için de önemli. Böylesi etkinliklere katılan yüzlerce, binlerce arkadaşımızın yaşama ve geleceğe bakışındaki değişimi görebiliyoruz. Bir- yandan bu tür etkinlikler gerçekleştirirken, bir yandanda köy evlerinde, muhtarlıklar ve köy kahvelerinde tartışma toplantıları düzenleyerek, yaşadığımız sorunların çözümü için birlikte mücadelenin yolunu açmalıyız.

 

Köylerde oluşturulacak kütüphaneler ve köy evleri etrafında bir araya gelerek paylaşımımızı ve mücadelemizi daha da ilerletmek mümkün olacaktır. Bu doğrultuda bugünden ileri ve somut adımlar atmak için çaba sarf etmeliyiz.

Bu tutumla hareket ettiğimizde, diğer gençlik kesimlerinden arkadaşlarımızla ortak bir mücadele içerisine girmenin, karşılıklı yakınlaşmanın ve mücadelemizi ülke düzeyinde birleştirmenin adımlarını da atmış olacağız.

 

F) Kürt ve Türk gençliğinin kardeşliği için!

Onlarca yıldır olduğu gibi bugün de, Türkiye'yi yöneten egemen sınıflar, Kürt gençliğinin özlemlerinin ve talepleri- nin karşısına sindirme ve baskı politikalarıyla çıkmıştır. Kürt yoksul köylü gençliği başta olmak üzere, Kürt gençliğinin sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel alanlardaki taleplerini özgürce dile getirebilmesinin, bu doğrultuda örgütlenmesi- nin önünü tıkamıştır.

 

Kürt gençliği bir yandan Türk gençliğinin yaşadığı sorun- ları, haksızlıkları ve kuşatmayı yaşarken, bir yandan da Kürt olduğunu söylediği ve kimliğine sahip çıktığı için birçok haksızlığa ve adaletsizliğe maruz kalmıştır. Cebinde taşıdığı nüfus cüzdanında yazılı olan doğum yerine bakılarak hakkında hüküm verilebilmiştir. Boşaltılan binlerce köyden göç eden; "bölücü" diye zorla, baskıyla yurdundan, toprağından sürülen yüz binlerce Kürt genci, hiç bilmediği ve tanımadığı illerde ve ilçelerde belirsizliğin ve sefaletin içinde yaşam mücadelesi vermekle yüz yüze bırakılmıştır.

 

Ülkeyi yönetenler, yürüttükleri şoven, ırkçı, milliyetçi, gerici propaganda ile Türk ve Kürt gençliği olarak aramızdaki barış ve kardeşlik duygularının yerine düşmanlık, kin, öfke ve nefret tohumları ekmiştir. Okulumuzda sıramızı, soframızda ekmeğimizi ve aşımızı paylaştığmız; atölyede, fabrikada, tezgâh başında birlikte çalıştığımız, günlük yaşamın zorluklarını, sıkıntılarını birlikte yaşadığımız milyonlarca Türk ve Kürt gencinin kardeşliğini, dayanışmasını hepimiz görmüş ve yaşamışızdır. Ama bunu içlerine sindiremeyenler; eşitlik, özgürlük ve adalete düşman olanlar; bu kardeşliğin ve dayanışmanın bozulmasından çıkarı olanlar, "vatanın ve milletin bölünmezliği", "Türklerin milli onuru" adına düşmanca politikalar uygulayabilmişlerdir.

 

Oysa bunun çözüm olmadığı, düşmanlıktan, sorunları daha da artırmaktan, kısacası, çözümsüzlükten başka bir sonuç doğurmadığını yaşayarak gördük. Bu anlayışın, binlerce yoksul, emekçi genç kardeşimize, sakat kalma, vahşet ve gözyaşından başka bir şey kazandırmadığını, ödenen büyük "bedeller" sonucu gördük. Bu bedellerin, emperyalizmin ve işbirlikçilerinin istekleri, hesapları ve çıkarları uğrunda can vermekten, can almaktan öte bir anlamı olmadığı mutlaktır.

 

Öte yandan Kürt milliyetçi hareketinin izlediği yol ve bu- gün gelinen noktada takındığı tutum da bizlere bir başka gerçeği göstermiştir: Çağımızda, emek-sermaye, burjuvazi ve işçi sınıfı arasındaki çelişki ve çatışmayı temel almayan bir mücadele, sonuçta gelip bir biçimde düzen içi sınırlara hap- solmaktadır. Eşit, adil, özgürce yaşanabilecek bir sisteme ulaşmak, bu uğurda bu günden belirli haklar elde edebilmek, ancak emperyalizm çağının gerçeklerini görmekle mümkün- dür. Ve mücadeleyi; emperyalizme ve çıkarları onunla birleşen işbirlikçilerine karşı sürdürmek zorunludur.

 

Dolayısıyla, Türk ve Kürt gençliği olarak dostluğumuzu, dayanışmamızı, kardeşliğimizi güçlendirecek ve daha da ilerletecek; birbirimizin taleplerini, özlemlerini, umutlarını paylaşmamızı sağlayacak çok şey yapabiliriz. Gençlik olarak sorunlarımız temelde aynıdır ve bu sorunların çözümü için ortak mücadelenin koşulları vardır. Ayrıca bu koşullar her gün daha da olgunlaşmakta ve birlikte mücadele etmenin olanakları daha da artmaktadır.

 

Yaşadıklarımızdan ve tarihten öğrenelim!

Yeter ki düzenin sahiplerinin oyunlarına daha fazla gelmeyelim. Yeter ki, birbirimizi düşman görmemizi sağlamak için yapılan kışkırtıcı, ırkçı, gerici propaganda ve provokasyonlara karşı uyanık olalım. Yeter ki yaşananları düşünüp, birbirimizin acılarını ve öfkelerini anlayabilelim. Yeter ki, ortak platformlarda bir araya gelip; sorunlarımızı tartışıp, taleplerimizi dinleyip, eşit, özgür, gönüllü bir birliğin önemini; ortak çıkarlar uğrunda mücadele içerisinde bu birliğin temellerini nasıl atabileceğimizi görelim.

 

Yeter ki emperyalizme, onun işbirlikçilerine, gericiliğe ve sermaye egemenliğine karşı mücadeleci bir tutum takınarak sorunlarımızın çözümü açısından birbirimize sahip çıkmanın önemini küçümsemeyelim. Yeter ki, "En iyi Kürt ölü Kürttür" ya da "En iyi Türk ölü Türktür" diye dayatılan propagandanın ilkel, kışkırtıcı, düşmanca anlayışına karşı birlikte dur diyelim. Yeter ki, tarihlerimizin nasıl yazıldığını; tarihlerimiz yazılırken, kültürlerimiz oluşurken yoksul emekçi halklarımızın gördüğü baskıları, ezilmişliği, sömürüyü, haksızlıkları ve adaletsizlikleri öğrenip, bilelim. Ve yoksul halklarımızın kaderinin; imparatorlar, padişahlar, krallar, şeyhler, şahlar, ağalar, beyler, aşiretler ve burjuva cumhuriyet altında, her geçen gün daha da ortaklaştığını anlayabilelim. Ezilen halklar ve sömürülen sınıflar ile ezen uluslar ve sömürücü sınıflar arasındaki mücadelenin, özünde bir sınıflar mücadelesi olduğunu kavrayalım.

 

Türk ve Kürt gençliği olarak taleplerimiz, özlemlerimiz ve umutlarımız; mücadeleyi bu temelde ele aldığımızda gerçekleşme imkanı bulacaktır. Kürt ve Türk gençliği olarak kardeşlik duygularımızı ve ortak mücadele tutumumuzu ilerletmek hepimizin görevi olmalıdır.

KİTLESEL VE ÖRGÜTLÜ BİR GENÇLİK HAREKETİ İÇİN!

Bütün bu broşür boyunca ortaya koyduğumuz tablo, işçi- siyle, işsiziyle, öğrencisiyle, köylüsüyle Türk ve Kürt gençliği olarak nasıl bir dünya ve nasıl bir Türkiye gerçeğiyle karşı karşıya olduğumuzun resmini gösteriyor. Gençlik olarak okullarda, sanayi sitelerinde, emekçi semtlerinde, mahallelerde ve köylerde yaşadığımız sorunların çözümü ve talep- lerimizin gerçekleşmesi için ne yapmamız gerektiğini ortaya koyuyor. Bu günümüzü ve geleceğimizi değiştirmenin ve kazanmanın tek bir yolu vardır o da, kitlesel bir gençlik mücadelesi ve örgütlenmesidir.

 

Üniversitelerde, okullarda, atölyelerde, sanayi sitelerinde, semtlerde, mahallelerde, köylerde, kısacası, yaşadığımız bütün alanlarda enerjimizi, gücümüzü, yeteneklerimizi ve bilgilerimizi birleştirerek, paylaşarak örgütlenmeliyiz. Mesleki, akademik, kültürel, sosyal, sportif vb. yaşamın yeniden üretildiği her alanda kitlesel örgütler kurmalıyız. Kuracağımız bu örgütler çeşitli düzeylerde bir araya gelecek ve gençlik olarak, kitlesel, bağımsız merkezi örgütlenmemiz bu örgütler üzerinde yükselecektir.

 

Anlaşılır, başarılabilir ve sonuç alınabilir tek yol budur. Bu yol bir zorunluluktur. Türkiye gençliği olarak bu zorunluluğu anladıkça, geleceğe dönük ileri adımlar atabiliriz.

Gençlik Konferasımız'da buluşalım!

Emek Gençliği olarak Türkiye gençliğini, nasıl bir dünya ve nasıl bir Türkiye istediğimizi tartışmaya, sonuçlar çıkar- maya, ileriye dönük somut adımlar atmaya ve emeğin yanında saf tutmaya çağırıyoruz.

 

Kendisinin, memleketinin, toplumun ve dünya halklarının yaşadıklarına karşı sorumluluk duyan her genç arkadaşımızın bugünden takınması gereken tutum budur.

 

Adalet, eşitlik, özgürlük, barış ve kardeşlik için ileriye doğru bir adım atmak amacıyla düzenlediğimiz Gençlik Konferansımız'da buluşalım!

 

Bugünümüzü ve geleceğimizi kazanmak ve akıp giden hayata örgütlü bir müdahalede bulunmak için saf tutalım!

Yeter ki emperyalizme, onun işbirlikçilerine, gericiliğe ve sermaye egemenliğine karşı mücadeleci bir tutum takınarak sorunlarımızın çözümü açısından birbirimize sahip çıkmanın önemini küçümsemeyelim. Yeter ki, "En iyi Kürt ölü Kürttür" ya da "En iyi Türk ölü Türktür" diye dayatılan propagandanın ilkel, kışkırtıcı, düşmanca anlayışına karşı birlikte dur diyelim. Yeter ki, tarihlerimizin nasıl yazıldığını; tarihlerimiz yazılırken, kültürlerimiz oluşurken yoksul emekçi halklarımızın gördüğü baskıları, ezilmişliği, sömürüyü, haksızlıkları ve adaletsizlikleri öğrenip, bilelim. Ve yoksul halklarımızın kaderinin; imparatorlar, padişahlar, krallar, şeyhler, şahlar, ağalar, beyler, aşiretler ve burjuva cumhuriyet altında, her geçen gün daha da ortaklaştığını anlayabilelim. Ezilen halklar ve sömürülen sınıflar ile ezen uluslar ve sömürücü sınıflar arasındaki mücadelenin, özünde bir Sınıflar mücadelesi olduğunu kavrayalım.

bottom of page