İstikrardan İç Savaş Söylemine Referandum Bize Ne Söylüyor?

By  |  0 Comments

Başkanlık sistemi tartışmaları açıldığından beri her mecrada “başkanlık ile yönetilen ülkeler” tartışması sürdürülüyor. “ABD işte dünya lideri bak”, “Fransa da bu rejimi tartışıyor”, “X ülkesi şöyle büyümüş başkanlığa geçince” gibi argümanlar öne sürülüyor. ABD gibi emperyalist hegemon bir gücün örnek olarak koyulmasının sağlıksızlığı vurgulandığında ise havuz medyasının kalemleri başka örnekler bulmak ve bu ülkelerdeki örnekleri çarpıtarak tozpembe bir tablo çizmekte gecikmiyor, rejimin ortaya çıkan bütün aksaklık ve anti-demokratik halk karşıtı politikaları anında “dış etmenlere” bağlanıyor.

Ancak bu karşılaştırmalar hiçbir zaman örnek verilen ülkelerdeki gençliğin durumunu göz önüne almıyor. Her zaman istisnasız “büyüme” kavramını içinde barındıran karşılaştırmalarda “gelir dağılımda adalet” dile getirilmiyor. %5 büyüme, mega proje, kurulan fabrika denirken bunların ezilenlere getirisi özenle “gözden kaçıyor”.

PATRONLARIN İSTİKRARI

Bir ülkenin ekonomik, askeri vb. bir anlamda büyümesinin kapitalist sistemde içinde yaşayan vatandaşlarının refah düzeyiyle hiçbir alakası yok. Türkiye’yi ele alacak olursak 2015 yılında genç işsizlik %18,5 büyüme ise %6,1 ile 2014’teki %2,9’luk büyümenin 2 katından fazla ancak 2014 yılında %17,9 olan genç işsizlik %0,6 artmış. (TÜİK verileri)

Çünkü ekonomik büyüme ve “istikrar” bizlerin değil, patronların büyümesi ve istikrarı anlamına geliyor. Milyarlık kârlarından çay kaşığının ucuyla bize vereceklerini düşünmek ise en iyi tabirle saflık oluyor. Bu sebeple başkanlık sisteminin biz gençlere ekonomik getirileri ile ilgili sağlıklı bir değerlendirme yapmak istiyorsak bunu, “Şu icraatı yaptık, bu mega projeyle ülke ekonomisini geliştirdik” gibi göz boyayan çarpıtılmış söylemlere bakarak yapamayız.

TEK ADAMIN GENÇLİĞE FATURASI

Geniş yetkilere sahip bir tek adam diktasının hiçbir ülkede gençlere yaşanabilir bir hayat sunduğu görülmemiştir.Bunu birkaç örneğe bakarak görebiliriz:

Son dönemde bolca adını duyduğumuz Augusto Jose R. Pinochet ülkenin durumuyla ilgili sürekli muhalif partileri suçlayan Pinochet “ülkeyi komünizmden kurtarmak” adına yaptığı katliamlar ve işkencelerle biliniyor. Bunun yanı sıra, neoliberal politikaları ile Şili ekonomisini tamamıyla dış sermayeye bağımlı hale getiriyor. Maaşlar %8 oranında azalırken aile gelirleri neredeyse dörtte birine düşüyor. Eğitim, sağlık ve barınmaya bütçeden ayrılan pay %20’den fazla bir oranda azalıyor. Pinochet rejiminde ekonomi stabil olmasına ve büyümesine rağmen rejimin sonlarına doğru gelindiğinde Şili halkının %45’i yoksulluk sınırının altında yaşarken, en zengin %10’un geliri %83 oranında artıyor.

Arjantin’de devlet başkanı ve başkomutan olan J. Rafael Videla Redondo, binlerce insanı katletmesi, on binlerce insanı zindanlara mahkûm etmesi dışında sermaye ve tekellerin doğrudan uşağı olarak işçi ve emekçilerin haklarına açıktan ve doğrudan saldırılarıyla da biliniyor. Döneminde dış borç 4 katına çıkarken gelir adaletsizliği katlanıyor.

Filipinler’de Ferdinand E. E. Marcos örneğine bakabiliriz, katliamlar ve baskı sabit unsur. Bunun yanında Filipinler’in dış borcu 70 katına çıkıyor, büyüme yükselmesine rağmen işsizlik 10 yılda %6 dan %11 e tırmanıyor. 8 yılda işçilerin geliri %20 oranında azalıyor. 12 milyon hektarlık orman alanının 7 hektarı yok ediliyor. Ülkenin en zengin %10’u ülkenin en fakir %60’ının 2 katından fazla gelire sahip hale geliyor.

Hitler, Mussolini, Franco, Şah Pehlevi, Mugabe, Nkrumah vb. isimlerle liste oldukça genişletilebilir.Bütün bu diktatörlerin, başkanların ortak özellikleri baskı, acı, zulüm üstüne inşa ettikleri bir güçlerinin olmasının yanı sıra, vatandaşlarının büyük çoğunluğunu içine soktukları yokluk ve sefalettir.

BU SİSTEM BİZE NE GETİRECEK?

Henüz başkanlık sistemi gelmemişken, getireceği yetkilerin birçoğu fiili olarak kullanılmaktayken bile Türkiye’de de aynı bu ülkelerde olduğu gibi tablo gençler açısından her geçen gün kötüye gitmiyor mu? Genç işsizlik rekor seviyede değil mi? 5 milyondan fazla insan asgari ücretin altında çalışmıyor mu? Buna rağmen sermayedarlar kârlarında rekor üstüne rekor kırmıyor mu? Bir de referandumdan evet çıkması durumunda neler olacağını kestirmek güç değil.

Türkiye gençliğinin ihtiyacını “18 yaşında meclise girmek”, “yeni mega projelerle adını dünyaya duyurmak” olarak göstermeye çalışıp, gençliğin gerçek sorunlarına tek cümle değinmeyen, değinse de patron yararına çözümleri gençler için yapıyormuş gibi satan kişilerin hazırladığı bir sistem bize yarayacak mıdır?

Hayır dememizi engellemek için karşımıza çıkarılan diğer argümanlar da ortada.

“HAYIR MI? TERÖRİST MİSİN? KAOS MU İSTERSİN İÇ SAVAŞ MI VEREYİM?”

Hayır oyu kullanacaklara terörist yaftasını hükümetin çeşitli kademeleri her gün vuruyor. Geleceğinden kaygı duymak ve bu geleceği tek bir adamın, tek bir partinin tekeline bırakmak istememek mi teröristlik?

Hayır çıkarsa ülkede kaosun yeşereceği, öngörülebilirlik yitirileceği için ekonomik istikrarın ortadan kaybolacağı ve krizlerin artarak devam edeceği söylemlerini AKP ne zaman kendisi açısından kritik bir seçime gitse ortaya çıkarıyor. Hükümet ne zaman gücünü ve yetkisini kaybetmekten korksa başlıyor “kaos, istikrarsızlık, savaş” diye bağırmaya. Değindiğimiz gibi gençler açısından zaten istikrarsızlık var. Hiçbirimiz geleceğimizden emin olamıyorken ne istikrarı? Genç işsizliğin %22,4 e çıktığını bir kez daha vurgulamakta fayda var.

Referandum sürecinde bu söylemler hızını alamayan bazı AKP yöneticileri, hükmet yetkilileri ve satılık kalemşörlerce “savaş, iç savaş” noktasına kadar taşındı.

Gençlerimiz gerek ülke içinde gerek ülke dışında savaşlarda, çatışmalarda her gün ölürken savaş yok mu ki hayır deyince başlayacak?

Bu söylemler büyük bir güç kaybı korkusunun ve güç hırsının nelere kadir olabileceğinin bir dışa vurumu olarak değerlendirilmelidir.

Her yerde geçen bu söylemler üzerinden bu kavramların da biraz incelenmesi gerekiyor.

NEDİR KAOS? NEDİR İÇ SAVAŞ?

İktidar ve yakınlarının iddialarına göz attığımızda kaos sözcüğünün anlamının hayır çıkması durumunda olacak patlamalar, sivil veya silahlı güçlerin provoke edici eylemleri, ekonomik buhran, yaşam güvencesizliği ve ağır gelecek kaygısı olduğunu görüyoruz. Ve bu tehditleri savuranlar argümanlarını büyük ölçüde 7 Haziran sonrası sürece, 2015-2016 yıllarında yaşananlara, ülke içinde ekonominin gittikçe çöküntüye girmesine dayandırıyor. Tabii ki hepsinin müsebbibi bir dış veya iç mihrak var!

Bütün bu tabloyu önüne geçemeyen, geçmeyen değil doğrudan sebebi olan iktidar bugün OHAL süreciyle kat kat artırılmış yetkileri, fiili olarak kurduğu baskı ve şiddet yönetimi genişletilmiş haliyle anayasal hale gelmezse bu yaşananların artarak devam edeceğini söylüyor. Bunu 15 yıllık bir iktidarın sonucunda söylüyor. Bütün bir süreçte “suçlular” ve bu suçlulara karşı adeta bir başına cenk eden mazlum iktidar var.

Bilmek gerekir ki hayır çıkması durumunda ortaya çıkan bir “kaos” olacaksa bu kendi kendine elde olmayan sebeplerle değil doğrudan iktidar eli ve müdahalesiyle ortaya çıkacaktır. Bugün AKP’li birçok isim “halkın silahlanması”, “milis kuvvetler oluşturulması” yönünde açıklamalar yapmakta, AKP tarafında yer alan bazı şahısların doğrudan bu tarz yapılar oluşturduğuna ilişkin açıklamaları sık sık görüyoruz. Hükümet hayıra dayalı bir güç kaybı yaşadığında bu kesimleri devreye sokmanın hesabını yaparak mı “kaos” lafını büyük bir öz güvenle ortaya koyuyor? Baskı ve şiddet ortamıyla yetinmeyerek halkı “rehin alarak” gücünü korumaya mı çalışıyor? Bu söylemlerin başka bir açıklaması olamaz. Bu rehine pazarlığına iştirak ederek, fidyecinin istediğini vererek halk yararına bir sonuç almak mümkün olabilir mi?

KİMİN İÇ SAVAŞI?

İç savaş kavramını ise “savaş” noktasına odaklanarak ele almak gerekiyor. Savaşların tarafları olur ve bir durumu iç savaş olarak nitelemek istiyorsak toplumun hatırı sayılır bir kesiminin iki veya daha fazla taraf oluşturarak birbiri ile açıktan çatışması gerekir. Bu çatışma nasıl oluşacaktır? Hangi kesimler birbirine karşı savaşacaktır? Evet diyenler ve hayır diyenler mi? Bu durumda evet diyen kesimleri harekete geçiren, böyle bir savaşa teşvik eden bu kesimlerin biat ettiği iktidar dışında biri midir?

İktidar sözcüleri bu soruları yanıtsız bırakıyor. Kim olduğu bile cevaplanmayan muğlak bir “dış güçlerin iç aktörleri” dışında hiçbir aktör dile getirilmiyor!

İktidarın iç savaştan kastı iktidarın gücünü korumak ve kaybettiği desteği geri kazanmak için yürüteceği sindirme politikalarından, artık önünün alınması neredeyse imkânsız hale gelen krizden, dayatılan sefaletten yaka silken kesimlerin iktidara son vermek için büyük bir örgütlülükle iktidarın bütün güçlerine karşı isyanı mıdır?

Hükümet sözcülerinin kastettiğinin bu olmadığı gün gibi meydandadır! Çünkü bu hayır diyenleri veya hükümetin hali hazırdaki birçok politikasından rahatsız olan kesimleri etkileyecek bir argüman olamaz. Bizlere düşen rehin alınmayı, haklarımızın ve geleceğimizin ipotekli konuma düşürülmesini karşımıza koyulan bütün tehditlere rağmen reddetmektir!

REFERANDUM NE BİR SON NE DE BİR BAŞLANGIÇ<>
İktidar çıkan bir hayırdan sonra tabii ki saldırgan politikalarına, gençleri sefalete mahkûm etmeye son vermeyecektir. Tam tersine evet çıkması durumu kadar olmasa da saldırganlığının artacağını, gücünü korumak için birçok yola başvuracağını kestirebiliriz. Bunlara son verecek olan karar yetkisini tarihin çöplüğüne gömülmüş olan veya hala yönetimini devam ettiren diktatörlere bırakmadan kendi elimize almaktır.

Eğer sefalet içinde yaşamayacaksak, geleceğimize doğru bir kez olsun emin adımlarla ilerleyeceksek sandıktan çıkacak bir hayırın biz gençlerin kendi taleplerimizi almamız, bu talepler ve ihtiyaçlar için mücadele etmemiz yolunda ilk veya son değil ancak önemli bir adım olacağını görmeliyiz. “Hayır”da ve daha sonrasında buluşmanın mücadele cesaretimizi körükleyeceğini bilmeliyiz.